Bazen birini en çok, ona en çok kızdığımız yerden anlıyormuşuz. Kendi doğrularımızın kalesinden başkalarının hayatına bakarken, oradaki durgunluğu "eylemsizlik", sessizliği ise "vazgeçiş" sanabiliyoruz. Oysa hayatın bize küçük bir oyunu varmış; bize o çok kızdığımız "kıstırılmışlık" hissini bizzat yaşatmak, o görünmez duvarları kendi ellerimizle dokunulur kılmak... Dün, kendi sesimin yankısında kaybolurken anladım; insan bazen sadece karakteriyle değil, içine doğduğu, kopamadığı ve hayır diyemediği o sessiz anlaşmalarla da savaşıyormuş. Başkalarına neden "hayır" diyemediğini sorguladığımız her an, aslında kendi içimizdeki o küçük çocuğun ellerinin nasıl bağlı olduğunu unutuyormuşuz. Öfke, yerini derin bir nefese bıraktı. Meğer o bitmek bilmeyen "gecikmeler", o "orada olamayışlar" bir kaçış değil, bir mahkumiyetmiş. Kendi çaresizliğimin sınırlarında dolaşırken, başkasının her gün soluduğu o havayı ilk kez ciğerlerime çe...
Hayatın temposu içinde herkesin durup dinlendiği bir an olmalı, evet. Ama bazen o dinlenme anları bir "bekleyiş" odasına dönüştüğünde, insanı ya içten içe yıpratıyor ya da hayata karşı soğutuyor. Ben o odada çok bekledim. Kendi kararlarımı vermeye, yirmi beş yıllık ömrümde ilk kez mantığımla kalbimi aynı masaya oturtmaya çalışırken, en büyük hatayı tam da o masada yaptım. Beni tanıyanlar mantığımı ne kadar çok sevdiğimi bilir. Ancak insan, bazen en zayıf olduğu anlarda mantığını bir kalkan gibi kullanıp, kalbini onun arkasına saklıyormuş. Kendimden emin olmadığım, içimdeki belirsizlikle boğuştuğum bir anda; kalbimin "beni gör" çığlığını, mantığımın hırçınlığına tercüme ettim. İnsanlar sevginin her şeyi çözeceğine inanır ama mantık çerçevesinde bakınca bazen sevgi, sadece daha çok incinme ihtimalidir. Ben o ihtimalden korktuğum için, sevilmeyi en çok istediğim anda, sevilmeyi en zor insan haline geldim. İçimdeki karmaşayı görsün istedim ama o karmaşayı göstermek ...