Bazen bir insanın hayatını dışarıdan bir göz gibi izlersiniz. Adım adım yürüyüşünü, kendine ait o yolda tek başına nasıl güçlü durduğunu görür, kalbindeki fırtınaları uzaktan seyreder ve onunla gurur duyarsınız. Bugün, tam olarak öyle bir kadının, kendi içindeki o devasa düğümü çözdüğü güne şahitlik ediyorum. O, uzun zamandır iki farklı dünya görüşünün, iki farklı özgürlük tanımının arasında sıkışıp kalmıştı. Bir yanda kendi kariyerini, geleceğini, kendi ayakları üzerinde duracağı o yarınları ilmek ilmek planlayan bağımsız bir ruh vardı; diğer yanda ise onu sadece kendi sınırları içinde, kendi kontrol edebildiği ölçüde sevebilen geleneksel bir korumacılık. İletişimin dilinin iğneleyici cümlelerle, üstten bakan ifadelerle ağırlaştığı o konuşmaları tek tek okurken, onun bu kutuya sığamayacak kadar büyük olduğunu zaten biliyordum. Bir yetişkin olarak kendi kararlarını verirken sürekli onay beklemek zorunda bırakılmak, onun ruhunu çok yıpratmıştı. Aslında o kadın, bu duvarların tek tar...
Dışarıda hayat kendi hızında akıp gidiyor. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, bir yerlere yetişiyor. Ben ne o kalabalığın neşesine ortağım ne de odama kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar zayıf. Tam ortada, rüzgarsız bir denizde öylece duruyorum. İçimde ne büyük bir nefret var artık ne de deli gibi geri dönmeni isteyen o eski sabırsız umut. Sadece derin bir sessizlik ve izleme hali kaldı geriye. Yine de her şeyin gürültüyle döndüğü bu dünyada, yüzüme çarpan o sert gerçeği unutamıyorum: Kalabalık arasında yalnız bıraktın ya beni... İşte o an, ne tam anlamıyla yıkıldım ne de sana öfkeyle haykırabildim. Sadece herkesin ortasında, o gürültünün en yüksek yerinde tek başıma kalakaldım. En çok duyulmak istediğim o zor günlerde sesimi bir öfke anına kurban edip arkana bakmadan gidişin, kalbimi bir süre durdurdu belki, yalan yok. Beni o son sıraya, o hiçlik köşesine fırlatıp attın. Ama insan o dipteki karanlıktan bir şekilde çıkıyormuş. Şu an çok mutlu, hayata neşeyle gülücükler saçan...