İnsanın canını en çok yakan şey, bir gün aniden arkasına dönüp baktığında gördüğü o sessiz illüzyondur. Yanınızda durduğunu, aynı yükü omuzladığınızı, aynı fırtınada birbirinize sığındığınızı sandığınız anlarda; meğer onun çoktan kendi dünyasına çekildiğini, kendini başka kollara, başka tesellilere teslim ettiğini anlamak... İşte bu, hikâyenin en keskin kırılma noktasıdır. Çünkü insan yalnız kalmaya bir şekilde alışır. Bir masada tek başına oturmaya, bir akşamı sessizce karşılamaya, kalbinde kalan o ince sızıyla yaşamaya adapte olur. Ancak en büyük yalnızlık, birinin yanında yaşanandır. Siz aynı hikâyeyi büyüttüğünüzü sanırken, onun çoktan başka bir sahnenin dekoru haline geldiğini fark ettiğiniz an, içteki o son bağ da kopar. Fakat bu ağır farkındalık, sanılanın aksine bir yıkım değil; gecikmiş bir özgürleşmedir. Zihninizi kemiren o belirsizlik perdesi bir kez yırtıldığında, "Neden?" veya "Nerede eksik kaldım?" soruları aniden tüm anlamını yitirir. Resim net...
Bugün kendimle biraz daha derinden konuştuğum bir gün oldu. Bazen oturup geçmişime, hissettiklerime, neden böyle biri olduğuma bakıyorum. Doğduğum geceyi düşünmek bile garip şekilde huzur veriyor bana. 23.00 civarı… İstanbul’un karanlığı, denizin sesi, hafif bir rüzgâr… Bir şekilde içimde hâlâ o gecenin izleri var gibi. Akrep burcunun kapılarından geçtiğimi bilmek bana hep tuhaf bir “ev hissi” veriyor. Karanlığı anlamak bana küçük yaşlardan beri doğal geliyor. İnsanların söylemediklerini sezmek, suskunlukların ardındaki gölgeleri fark etmek… Bunlar bazen yorucu olsa da, bir yandan da beni ben yapan şeyler. Sanki evren “Sen bunları göreceksin, ama bunların arasından kendi ışığını çıkaracaksın” demiş gibi. Ay’ın etkisiyle içimde iki farklı ritim var. Bir yanım durmadan konuşmak, öğrenmek, bağlantı kurmak istiyor. Diğer yanım ise bazen tek ses bile duymak istemiyor; sadece sakin bir oda, hafif bir müzik ve kendi dünyam… Bu iki hâlin bana karmaşıklık değil, bir çeşit zenginlik kattığını ye...