Bugün kendimle biraz daha derinden konuştuğum bir gün oldu. Bazen oturup geçmişime, hissettiklerime, neden böyle biri olduğuma bakıyorum. Doğduğum geceyi düşünmek bile garip şekilde huzur veriyor bana. 23.00 civarı… İstanbul’un karanlığı, denizin sesi, hafif bir rüzgâr… Bir şekilde içimde hâlâ o gecenin izleri var gibi. Akrep burcunun kapılarından geçtiğimi bilmek bana hep tuhaf bir “ev hissi” veriyor. Karanlığı anlamak bana küçük yaşlardan beri doğal geliyor. İnsanların söylemediklerini sezmek, suskunlukların ardındaki gölgeleri fark etmek… Bunlar bazen yorucu olsa da, bir yandan da beni ben yapan şeyler. Sanki evren “Sen bunları göreceksin, ama bunların arasından kendi ışığını çıkaracaksın” demiş gibi. Ay’ın etkisiyle içimde iki farklı ritim var. Bir yanım durmadan konuşmak, öğrenmek, bağlantı kurmak istiyor. Diğer yanım ise bazen tek ses bile duymak istemiyor; sadece sakin bir oda, hafif bir müzik ve kendi dünyam… Bu iki hâlin bana karmaşıklık değil, bir çeşit zenginlik kattığını ye...
İnsan bazen sevilmediğini anladığı an değil, hiç sevilmemiş olduğunu fark ettiği an özgürleşirmiş. İçte sürüklenen o savaşların, "o yapmaz" diye diye kendine verdiğin zararların ve günlerce süren midesiz gecelerin ardından gelen o sessizlik var ya... İşte o sessizlik, teslimiyet değil; iyileşmenin ta kendisi. İki ay boyunca kalbimle beynim bir cephede savaştı sanki. Kalbim "o yapmaz" dedikçe beynim acı gerçekleri serdi önüme. Ve sonunda beyin kazandı. Ama kalbim feryat figan etmedi, çığlık atmadı. Sadece sustu. Güvendiği dağlara çoktan kar yağmıştı da, haberinin olmadığını anladığı an o kar kalbe de düştü. Üşüdü, sızladı ama bitti. Adını bile anmak istemediğin bir noktaya geldiğinde anlıyorsun ki, insan en çok kendi yüklerinden arındığında hafifliyor. Dışarıdan bakanlar "Rezil oldun" diyebilir. Varsın desinler. İnsanların "gurur" dediği o sığ kalkanın arkasına saklanıp, hayatı yarım yamalak yaşamaktansa; sonuna kadar çabalamış olmayı yeğlerim...