Zamanın bir noktasında durup geriye bakmak, insanı en çok yoran şeymiş meğer. Bir süredir hayatı ite kaka, sanki ağır bir yükü yokuş yukarı taşır gibi sürdürmeye çalışıyorum. Zihnimi, kalbimi sürekli aynı döngünün içinde düşünmekten alıkoyamıyorum. Başına kötü bir şey geldiğinde tutamadığım o eli, iyi bir şey olduğunda paylaşamadığım o sevinci düşünüp duruyorum. Sonra aniden duraksıyorum: Sen de benim yanımda değilsin ki... İşte bu fark ediş, içimdeki o boşluğu daha da derinleştiriyor, hissettirdiği acıyı daha da ağırlaştırıyor. Belki sen çoktan yeni bir sayfa açtın, bense atamadığım o adımların, kuramadığım o geleceğin eşiğinde öylece kalakaldım. İçimdeki bu huzursuzluk, hazmedemediğim bu kırgınlık midemi bulandırıyor. Bir zamanlar içimden geçen o ağır ahların, öfkeyle dökülen dileklerin artık yerini bulmasını bile istemiyorum. Öfkem bile yoruldu sanki. Senden bir bağışlanma ya da bir dönüt beklemiyorum artık; af dileyecek ya da bekleyeceksem, bunu sadece tek bir adresten, gerç...
O beyaz saç teline baktığımda fark ettim: Bedenim bana uzun zamandır bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş da ben hep gürültüden bastırmaya çalışmışım. Midemdeki o bitmek bilmeyen kasılmalar, zihnimin duvarlarını döven migren atakları, sabahları yataktan kalkarken omuzlarıma çöken hafiflemeyen o ağırlık… Meğer hiçbiri sebepsiz değilmiş. İnsan bazen bir ilişkinin, bir ortamın ya da bir hayat rutininin içinde yavaş yavaş eksildiğini, hastalandığını fark edemiyor. Kendini o duruma uyum sağlamak zorunda hissediyor, acıyı ve stresi "hayatın bir parçası" sanmaya başlıyor. Ama beden unutmuyor. Zihin kendini kandırsa da, "Her şey yolunda" diye kendini telkin etsen de beden o kronik stresi bir şekilde dışarı vuruyor. Miden kilitleniyor, başın ağrıyor, saçına ak düşüyor. Sana aslında bas bas bağırıyor: “Burada sana iyi gelmeyen bir şey var.” İlişki bittiğinde, o gürültü kesildiğinde ilk iyileşen şey de beden oluyor zaten. İlaç kutularının kapağını açmadığını fark ettiğin o ...