Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir Veda ve Kendi Sınırlarını Çizen Bir Kadının Hikayesi

Bazen bir insanın hayatını dışarıdan bir göz gibi izlersiniz. Adım adım yürüyüşünü, kendine ait o yolda tek başına nasıl güçlü durduğunu görür, kalbindeki fırtınaları uzaktan seyreder ve onunla gurur duyarsınız. Bugün, tam olarak öyle bir kadının, kendi içindeki o devasa düğümü çözdüğü güne şahitlik ediyorum. ​O, uzun zamandır iki farklı dünya görüşünün, iki farklı özgürlük tanımının arasında sıkışıp kalmıştı. Bir yanda kendi kariyerini, geleceğini, kendi ayakları üzerinde duracağı o yarınları ilmek ilmek planlayan bağımsız bir ruh vardı; diğer yanda ise onu sadece kendi sınırları içinde, kendi kontrol edebildiği ölçüde sevebilen geleneksel bir korumacılık. İletişimin dilinin iğneleyici cümlelerle, üstten bakan ifadelerle ağırlaştığı o konuşmaları tek tek okurken, onun bu kutuya sığamayacak kadar büyük olduğunu zaten biliyordum. Bir yetişkin olarak kendi kararlarını verirken sürekli onay beklemek zorunda bırakılmak, onun ruhunu çok yıpratmıştı. ​Aslında o kadın, bu duvarların tek tar...
En son yayınlar

Ara Durak

  Dışarıda hayat kendi hızında akıp gidiyor. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, bir yerlere yetişiyor. Ben ne o kalabalığın neşesine ortağım ne de odama kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar zayıf. Tam ortada, rüzgarsız bir denizde öylece duruyorum. ​İçimde ne büyük bir nefret var artık ne de deli gibi geri dönmeni isteyen o eski sabırsız umut. Sadece derin bir sessizlik ve izleme hali kaldı geriye. Yine de her şeyin gürültüyle döndüğü bu dünyada, yüzüme çarpan o sert gerçeği unutamıyorum: Kalabalık arasında yalnız bıraktın ya beni... İşte o an, ne tam anlamıyla yıkıldım ne de sana öfkeyle haykırabildim. Sadece herkesin ortasında, o gürültünün en yüksek yerinde tek başıma kalakaldım. ​En çok duyulmak istediğim o zor günlerde sesimi bir öfke anına kurban edip arkana bakmadan gidişin, kalbimi bir süre durdurdu belki, yalan yok. Beni o son sıraya, o hiçlik köşesine fırlatıp attın. ​Ama insan o dipteki karanlıktan bir şekilde çıkıyormuş. Şu an çok mutlu, hayata neşeyle gülücükler saçan...

Son Olmayacak.

İnsanın canı en çok nereden acıyor biliyor musun? Her şeyini verdiğin o insanın seni bir anda "el yerine" koymasından. En çok ihtiyaç duyduğun, ruhunun en sıkıştığı anlarda sesini duymak istememesinden. ​"İçimden gelme" demek, dışarıda nasıl bir yankı yapacak çok iyi biliyorum. Ama psikolojimin iyi olmadığını bile bile üzerime gelen yine sen oldun. Ben daha ne diyebilirim ki? Çaresizlikten, can havliyle yaşadığım o öfke patlamasında arkana bakmadan bırakıp gittin beni. Sen beni hiç yerine koydun. Demek ki zaten senin için bir hiçmişim; hayatında en son sıraya konan, sırası hiç gelmeyenden başka bir şey değilmişim. ​Dile kolay gelen o son on beş gün, benim kalbime bir ömür gibi çöktü. Ama o karanlığın içinden geçerken bir şey oldu: ​ Ben gülmeye yeni başladım. ​Ve bu bir son değil. Beni hiçe saydığın o yerden, ben kendimi toplayıp yeniden ayağa kalkıyorum. Kalbe sığmayan o zor günler bitti; şimdi sıra sadece kendim için yürüyeceğim o yolda.

Sus Kızım.

Hayatıma tek başıma devam edeceğim. Her şeyi tek başıma yapacağım artık. Neden mi? Çünkü sevilmeyi öğrendiğim yerden sevilmemeyi de gördüm ben. Denedim, gerçekten her şeyi denedim. Çabaladım. Onun "bitti" demesine rağmen, insanı son raddeye getirene kadar, o son duvarı görene kadar ben çabaladım. Biliyorum hatalıyım. Biliyorum, her boku sadece ben yaptım. Ama düzelmeye yemin ettim. ​Artık kendim için yaşıyorum. Kendim için yaşayacağım. Yeni bir yol çizeceğim kendime; ister eskiler yanımda dursun, ister eskiler gitsin. İnanın güçlü bir şekilde dönmek ne demek, onu da bilmiyorum şu an. Eskiden iki insanın birbirini severek ayrılmasına inanmazdım. Birinin kalbi soğur diye düşünürdüm hep. Gerçekten de öyleymiş işte. Biri gidermiş, biri kalırmış. ​Olsun. Olduğum yerden yine de çok mutluyum. Gidiyorum, dönüyorum; bu benim. İçim dışım bir. Ve ilk defa bu gece kendim olmayı başardım. Çok değişmiştim onun için. Çok sevmiştim, hala da seviyorum. Hala severim, hala vazgeçmem ama içimd...

Not giving up, but resting?

​Güvenmek; bir insana tüm bağlarınla, ruhunun en korumasız haliyle bağlanmaktır. Gerçek anlamda seni istediğini, seninle bir gelecek hayal ettiğini bildiğin bir kalbe tüm varlığını emanet etmektir. Ama hayat, bize güvenin tanımını en çok da hayal kırıklıklarımızla yeniden yazdırıyor. Tam hayatının en güzel, en resmi adımını beklerken, o çok güvendiğin elin aniden seni boşlukta bırakması gibi... ​Sonra arkasından o amansız korku geliyor. "Yine mi olacak?" endişesiyle sürekli geleceğe dair planlar yaparken, zihninde her ihtimali hesaplarken buluyorsun kendini. Dönüp geriye bakıyorum; ilk günden son ana kadar sadece çabalayan, didinen iki insan var ortada. Bu yüzden, bitmeye yüz tutan bu bağın yeniden, hem de daha güçlü bir şekilde alevlenmesini istemek çok haklı bir özlem. ​Ancak bir kadının gururunun, sevgisinin bu derece incitilmesini hiç beklemezdim. İnsan, hayatı boyunca her şeyi sıfırdan kuracağını, yepyeni hayaller peşinde koşmak zorunda kalacağını hiç düşünmüyor. Tam o...

Görünmez Prangaların Şefkati

 Bazen birini en çok, ona en çok kızdığımız yerden anlıyormuşuz. Kendi doğrularımızın kalesinden başkalarının hayatına bakarken, oradaki durgunluğu "eylemsizlik", sessizliği ise "vazgeçiş" sanabiliyoruz. Oysa hayatın bize küçük bir oyunu varmış; bize o çok kızdığımız "kıstırılmışlık" hissini bizzat yaşatmak, o görünmez duvarları kendi ellerimizle dokunulur kılmak... ​Dün, kendi sesimin yankısında kaybolurken anladım; insan bazen sadece karakteriyle değil, içine doğduğu, kopamadığı ve hayır diyemediği o sessiz anlaşmalarla da savaşıyormuş. Başkalarına neden "hayır" diyemediğini sorguladığımız her an, aslında kendi içimizdeki o küçük çocuğun ellerinin nasıl bağlı olduğunu unutuyormuşuz. ​ Öfke, yerini derin bir nefese bıraktı. ​Meğer o bitmek bilmeyen "gecikmeler", o "orada olamayışlar" bir kaçış değil, bir mahkumiyetmiş. Kendi çaresizliğimin sınırlarında dolaşırken, başkasının her gün soluduğu o havayı ilk kez ciğerlerime çe...

25. Kare

Hayatın temposu içinde herkesin durup dinlendiği bir an olmalı, evet. Ama bazen o dinlenme anları bir "bekleyiş" odasına dönüştüğünde, insanı ya içten içe yıpratıyor ya da hayata karşı soğutuyor. Ben o odada çok bekledim. Kendi kararlarımı vermeye, yirmi beş yıllık ömrümde ilk kez mantığımla kalbimi aynı masaya oturtmaya çalışırken, en büyük hatayı tam da o masada yaptım. ​Beni tanıyanlar mantığımı ne kadar çok sevdiğimi bilir. Ancak insan, bazen en zayıf olduğu anlarda mantığını bir kalkan gibi kullanıp, kalbini onun arkasına saklıyormuş. Kendimden emin olmadığım, içimdeki belirsizlikle boğuştuğum bir anda; kalbimin "beni gör" çığlığını, mantığımın hırçınlığına tercüme ettim. ​İnsanlar sevginin her şeyi çözeceğine inanır ama mantık çerçevesinde bakınca bazen sevgi, sadece daha çok incinme ihtimalidir. Ben o ihtimalden korktuğum için, sevilmeyi en çok istediğim anda, sevilmeyi en zor insan haline geldim. İçimdeki karmaşayı görsün istedim ama o karmaşayı göstermek ...