Son zamanlarda içimde çok sessiz, bir o kadar da sarsılmaz bir dinginlik var. Eskiden peşine düştüğüm, tutunmaya çalıştığım ya da netleştirmek için çabaladığım pek çok şey anlamını yitirdi. Artık hiç kimseden ya da hiçbir şeyden ekstra bir çaba, bir adım veya bir söz beklemiyorum. Çünkü hayatın yalın bir matematiği var: Gelmek isteyen bir yolunu bulup gelir, gitmek isteyen ise zaten zihnen çoktan gitmiştir. Hayatı ısrarla tutmaya çalışmanın, bitmiş ya da duraksamış ilişkileri zorlamanın ne kadar yorucu olduğunu zamanla anlıyor insan. Arkadaşlıklar, bağlar, dostluklar... Hepsi birer durak gibi. Kimisi bir ömür yol arkadaşı oluyor, kimisi ise sadece belirli bir mesafeyi birlikte katetmek için hayatımıza giriyor. Kalmak istemeyeni ikna etmeye çalışmak, rüzgâra karşı yürümekten farksız. Üstelik en unuttuğumuz gerçek tam karşımızda duruyor: Zamanımız bol değil. Bir dakika sonrasının garantisi olmayan bir döngünün içindeyiz. Her an ne olacağını, yarın sabah nasıl bir güne uyanac...
Sonbaharın tam ortasında, Eylül’ün son pazarında durup arkama baktığımda içimi kaplayan o sakin huzuru yazmak istedim bugün. Bazı günler vardır; gürültüsüz, telaşsız ama yüreğe dokunan cinsten. Işığın tam kıvamında süzüldüğü, kahvenin kokusunun odaya yavaşça yayıldığı ve insanın kendiyle kalmaktan ilk defa bu kadar keyif aldığı anlar… Son zamanlarda fark ettim ki hayat, büyük mucizelerden çok küçük detayların içine gizliyor mutluluğu. Pencereden giren hafif serin bir rüzgâr, fonda yumuşak bir melodi ve en çok da "Her şey olması gerektiği gibi ilerliyor" hissi. Fırtınaların ardından gelen o durgun deniz gibi; net, temiz ve taze. Geçmişin yüklerini, geride kalması gereken hikâyeleri ait oldukları yerde bırakıp kendi yolunda emin adımlarla yürümek ne büyük bir hafiflikmiş meğer. Kendi hikâyemin yazarı olduğumu, her yeni günün önüme serilmiş tertemiz bir sayfa olduğunu hatırlamak bana iyi geliyor. Bugün, sadece durduğum ve nefes aldığım yer için şükrediyorum. Yüzümde kendil...