Bazen hayat, durup düşünmemize bile fırsat vermeden akar gider. Ben de kaç aydır tam olarak böyle bir döngünün içindeydim; zihnimin, düşüncelerimin içinde kaybolmuş bir hâlde günleri kapatıyor, sadece “yaşamaya devam ediyordum”. Dalgındım, buradaydım ama aslında hiç burada değildim. Sonra bir telefon çaldı. Kardeşimle yaptığım o kısacık ama derin konuşma, bana tek bir anda eski günlerimi ne kadar özlediğimi hatırlattı. Hayatımı ne kadar kaçırdığımı, zihnimi ne kadar boş detaylarla ve başkalarının yükleriyle doldurduğumu fark ettirdi. Hiçbir savunma yapmama gerek kalmadan, tek bir ses tonuyla kendime geldim. Meğer ben ne kadar uzun zamandır tek başımaymışım. Bunu çok önceden fark etmem gerekiyordu belki de. Ama insanız işte; “Tek değilimdir, yalnız değilimdir” diyerek tutunacak bir şeyler arıyoruz. Son zamanlarda kendime bakıp “Ben ne ara bu kadar sabırsız, bu kadar dengesiz bir insan oldum?” diye soruyordum. Ama o telefonla anladım ki; beni bu hâle getiren ben değildim. Sadece ...
Hayatın bize sonsuzmuş gibi sunduğu o illüzyona öyle bir kaptırıyoruz ki kendimizi, kırgınlıkları büyütmeyi, küslükleri beslemeyi ve sessiz savaşlar sürdürmeyi bir meziyet sanıyoruz. Oysa nefes, tek bir anın içinde kesilebilecek kadar ince bir ipe bağlı. Bir an geliyor, o ince ipin sallandığını hissediyorsun. Sadece karşı tarafın değil, kendi hayatının da bir göz kırpması kadar kırılgan olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorsun. “Ben de ölebilirdim...” düşüncesi zihne düştüğü an, geriye kalan her şey anlamını yitiriyor. İnsan o gölgenin kıyısından geçtiğinde anlıyor: Sadece sevdiğin birini kaybetme korkusu değil, kendi nefesinin de bir garantisi olmaması değiştiriyor bütün bakış açını. Bu dünyadaki süremizin ne zaman tamamlanacağını bilmezken; hesapsızca harcadığımız zamanın, gurur uğruna susulan günlerin ve söylenmeyen sözlerin ağırlığı omuzlara çöküyor. "Ölümün iki tarafı da teğet geçtiği veya ansızın hatırlattığı o yerde; gurur da, kırgınlık da, kimin haklı olduğu da yalnızca bire...