O beyaz saç teline baktığımda fark ettim: Bedenim bana uzun zamandır bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş da ben hep gürültüden bastırmaya çalışmışım. Midemdeki o bitmek bilmeyen kasılmalar, zihnimin duvarlarını döven migren atakları, sabahları yataktan kalkarken omuzlarıma çöken hafiflemeyen o ağırlık… Meğer hiçbiri sebepsiz değilmiş. İnsan bazen bir ilişkinin, bir ortamın ya da bir hayat rutininin içinde yavaş yavaş eksildiğini, hastalandığını fark edemiyor. Kendini o duruma uyum sağlamak zorunda hissediyor, acıyı ve stresi "hayatın bir parçası" sanmaya başlıyor. Ama beden unutmuyor. Zihin kendini kandırsa da, "Her şey yolunda" diye kendini telkin etsen de beden o kronik stresi bir şekilde dışarı vuruyor. Miden kilitleniyor, başın ağrıyor, saçına ak düşüyor. Sana aslında bas bas bağırıyor: “Burada sana iyi gelmeyen bir şey var.” İlişki bittiğinde, o gürültü kesildiğinde ilk iyileşen şey de beden oluyor zaten. İlaç kutularının kapağını açmadığını fark ettiğin o ...
Bazen hayat, durup düşünmemize bile fırsat vermeden akar gider. Ben de kaç aydır tam olarak böyle bir döngünün içindeydim; zihnimin, düşüncelerimin içinde kaybolmuş bir hâlde günleri kapatıyor, sadece “yaşamaya devam ediyordum”. Dalgındım, buradaydım ama aslında hiç burada değildim. Sonra bir telefon çaldı. Kardeşimle yaptığım o kısacık ama derin konuşma, bana tek bir anda eski günlerimi ne kadar özlediğimi hatırlattı. Hayatımı ne kadar kaçırdığımı, zihnimi ne kadar boş detaylarla ve başkalarının yükleriyle doldurduğumu fark ettirdi. Hiçbir savunma yapmama gerek kalmadan, tek bir ses tonuyla kendime geldim. Meğer ben ne kadar uzun zamandır tek başımaymışım. Bunu çok önceden fark etmem gerekiyordu belki de. Ama insanız işte; “Tek değilimdir, yalnız değilimdir” diyerek tutunacak bir şeyler arıyoruz. Son zamanlarda kendime bakıp “Ben ne ara bu kadar sabırsız, bu kadar dengesiz bir insan oldum?” diye soruyordum. Ama o telefonla anladım ki; beni bu hâle getiren ben değildim. Sadece ...