Bazen birini en çok, ona en çok kızdığımız yerden anlıyormuşuz. Kendi doğrularımızın kalesinden başkalarının hayatına bakarken, oradaki durgunluğu "eylemsizlik", sessizliği ise "vazgeçiş" sanabiliyoruz. Oysa hayatın bize küçük bir oyunu varmış; bize o çok kızdığımız "kıstırılmışlık" hissini bizzat yaşatmak, o görünmez duvarları kendi ellerimizle dokunulur kılmak...
Dün, kendi sesimin yankısında kaybolurken anladım; insan bazen sadece karakteriyle değil, içine doğduğu, kopamadığı ve hayır diyemediği o sessiz anlaşmalarla da savaşıyormuş. Başkalarına neden "hayır" diyemediğini sorguladığımız her an, aslında kendi içimizdeki o küçük çocuğun ellerinin nasıl bağlı olduğunu unutuyormuşuz.
Öfke, yerini derin bir nefese bıraktı.
Meğer o bitmek bilmeyen "gecikmeler", o "orada olamayışlar" bir kaçış değil, bir mahkumiyetmiş. Kendi çaresizliğimin sınırlarında dolaşırken, başkasının her gün soluduğu o havayı ilk kez ciğerlerime çektim. İşte o an buzlar eridi. Kelimelerin bittiği yerde, eylemin sessiz ama güçlü dili konuşmaya başladı. Vazgeçilmeden aranan o numara, paylaşılan o sessiz konum ve diz dize verilen o kısa mola; binlerce paragraflık bir devrimden çok daha fazlasını anlattı.
Şunu öğrendim: Sevmek sadece parıltılı bir gelecek hayal etmek değilmiş; o hayale giden yoldaki tozlu engelleri, birbirinin ayağındaki görünmez prangaları anlayarak, onlara şefkatle dokunarak yürümekmiş.
Hala o uzaklardaki ışıklı tepeleri özlüyorum. Hala özgürlüğü, eksiksiz olmayı, en iyisini hak ettiğimize inanmayı sürdürüyorum. Ama artık "ben" olarak değil, "biz" olarak o yolda duruyorum. Çünkü anladım ki; her şeye rağmen, o eşsiz bağ için her şeye değer.
Yorumlar
Yorum Gönder