Hayatın temposu içinde herkesin durup dinlendiği bir an olmalı, evet. Ama bazen o dinlenme anları bir "bekleyiş" odasına dönüştüğünde, insanı ya içten içe yıpratıyor ya da hayata karşı soğutuyor. Ben o odada çok bekledim. Kendi kararlarımı vermeye, yirmi beş yıllık ömrümde ilk kez mantığımla kalbimi aynı masaya oturtmaya çalışırken, en büyük hatayı tam da o masada yaptım.
Beni tanıyanlar mantığımı ne kadar çok sevdiğimi bilir. Ancak insan, bazen en zayıf olduğu anlarda mantığını bir kalkan gibi kullanıp, kalbini onun arkasına saklıyormuş. Kendimden emin olmadığım, içimdeki belirsizlikle boğuştuğum bir anda; kalbimin "beni gör" çığlığını, mantığımın hırçınlığına tercüme ettim.
İnsanlar sevginin her şeyi çözeceğine inanır ama mantık çerçevesinde bakınca bazen sevgi, sadece daha çok incinme ihtimalidir. Ben o ihtimalden korktuğum için, sevilmeyi en çok istediğim anda, sevilmeyi en zor insan haline geldim. İçimdeki karmaşayı görsün istedim ama o karmaşayı göstermek yerine, etrafı yakıp yıkmayı seçtim.
Şimdi içimde o tarif edilemez his var: Bir bayram sabahına eksik uyanmış gibi... Her şey olması gerektiği gibi görünüyor ama o en temel parça yerinde değil. O parçayı kendi ellerimle itmiş olmanın verdiği o ağır pişmanlık, mantığın bile sustuğu o noktada duruyor.
Dürüst olmak gerekirse; korktuğum için hırçınlaştım. Kendi içimdeki fırtınayı anlatacak kelimeler bulamadığım için, haksız suçlamaların arkasına sığındım. Özlemimi öfke gibi paketleyip sundum ve şimdi o paket, aramızdaki sessizliğin en büyük sebebi oldu.
Şu an o sessizliğin içinde bekliyorum. Fazla dinlenmek soğutur demiştiniz; haklıymışsınız. Kendi kararlarını vermenin bedeli bazen o sessizlikle yüzleşmektir. Eğer kalbinin cesaretini mantığının öfkesiyle gölgelersen, günün sonunda sadece kendi sesinin yankısını dinlersin.
Bazen tek ihtiyacımız olan, o karmaşanın içindeki "asıl bizi" görecek kadar sabırlı bir eldir. Ama o eli tutmak yerine itmek, yirmi beş yaşımın en ağır tecrübesi olarak burada, bu satırlarda kalsın.
Bugün kendimle biraz daha derinden konuştuğum bir gün oldu.Bazen oturup geçmişime, hissettiklerime, neden böyle biri olduğuma bakıyorum.Doğduğum geceyi düşünmek bile garip şekilde huzur veriyor bana.23.00 civarı… İstanbul’un karanlığı, denizin sesi, hafif bir rüzgâr…Bir şekilde içimde hâlâ o gecenin izleri var gibi.. Akrep burcunun kapılarından geçtiğimi bilmek bana hep tuhaf bir “ev hissi” veriyor.Karanlığı anlamak bana küçük yaşlardan beri doğal geliyor.İnsanların söylemediklerini sezmek, suskunlukların ardındaki gölgeleri fark etmek…Bunlar bazen yorucu olsa da, bir yandan da beni ben yapan şeyler.Sanki evren “Sen bunları göreceksin, ama bunların arasından kendi ışığını çıkaracaksın” demiş gibi. Ay’ın etkisiyle içimde iki farklı ritim var.Bir yanım durmadan konuşmak, öğrenmek, bağlantı kurmak istiyor.Diğer yanım ise bazen tek ses bile duymak istemiyor; sadece sakin bir oda, hafif bir müzik ve kendi dünyam…Bu iki hâlin bana karmaşıklık değil, bir çeşit zenginlik kattığını yeni ye...
Yorumlar
Yorum Gönder