Bazen birini en çok, ona en çok kızdığımız yerden anlıyormuşuz. Kendi doğrularımızın kalesinden başkalarının hayatına bakarken, oradaki durgunluğu "eylemsizlik", sessizliği ise "vazgeçiş" sanabiliyoruz. Oysa hayatın bize küçük bir oyunu varmış; bize o çok kızdığımız "kıstırılmışlık" hissini bizzat yaşatmak, o görünmez duvarları kendi ellerimizle dokunulur kılmak... Dün, kendi sesimin yankısında kaybolurken anladım; insan bazen sadece karakteriyle değil, içine doğduğu, kopamadığı ve hayır diyemediği o sessiz anlaşmalarla da savaşıyormuş. Başkalarına neden "hayır" diyemediğini sorguladığımız her an, aslında kendi içimizdeki o küçük çocuğun ellerinin nasıl bağlı olduğunu unutuyormuşuz. Öfke, yerini derin bir nefese bıraktı. Meğer o bitmek bilmeyen "gecikmeler", o "orada olamayışlar" bir kaçış değil, bir mahkumiyetmiş. Kendi çaresizliğimin sınırlarında dolaşırken, başkasının her gün soluduğu o havayı ilk kez ciğerlerime çe...
Geçmişin geleceğin , geleceğin ise geçmişin olabilir.