İnsanın canını en çok yakan şey, bir gün aniden arkasına dönüp baktığında gördüğü o sessiz illüzyondur. Yanınızda durduğunu, aynı yükü omuzladığınızı, aynı fırtınada birbirinize sığındığınızı sandığınız anlarda; meğer onun çoktan kendi dünyasına çekildiğini, kendini başka kollara, başka tesellilere teslim ettiğini anlamak...
İşte bu, hikâyenin en keskin kırılma noktasıdır.
Çünkü insan yalnız kalmaya bir şekilde alışır. Bir masada tek başına oturmaya, bir akşamı sessizce karşılamaya, kalbinde kalan o ince sızıyla yaşamaya adapte olur. Ancak en büyük yalnızlık, birinin yanında yaşanandır. Siz aynı hikâyeyi büyüttüğünüzü sanırken, onun çoktan başka bir sahnenin dekoru haline geldiğini fark ettiğiniz an, içteki o son bağ da kopar.
Fakat bu ağır farkındalık, sanılanın aksine bir yıkım değil; gecikmiş bir özgürleşmedir. Zihninizi kemiren o belirsizlik perdesi bir kez yırtıldığında, "Neden?" veya "Nerede eksik kaldım?" soruları aniden tüm anlamını yitirir. Resim netleşir, tablo tamamlanır.
O ince sızı hâlâ oradadır belki ama artık bir kaybetme acısı değildir bu. Sadece, var olduğunu sandığınız bir illüzyonun son perdesidir. Ve o perde kapandığında geriye kalan tek şey, başından beri kendi gücünüzle ayakta durduğunuz gerçeğidir.
Yorumlar
Yorum Gönder