Hayatın bize sonsuzmuş gibi sunduğu o illüzyona öyle bir kaptırıyoruz ki kendimizi, kırgınlıkları büyütmeyi, küslükleri beslemeyi ve sessiz savaşlar sürdürmeyi bir meziyet sanıyoruz. Oysa nefes, tek bir anın içinde kesilebilecek kadar ince bir ipe bağlı. Bir an geliyor, o ince ipin sallandığını hissediyorsun. Sadece karşı tarafın değil, kendi hayatının da bir göz kırpması kadar kırılgan olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorsun. “Ben de ölebilirdim...” düşüncesi zihne düştüğü an, geriye kalan her şey anlamını yitiriyor.
İnsan o gölgenin kıyısından geçtiğinde anlıyor: Sadece sevdiğin birini kaybetme korkusu değil, kendi nefesinin de bir garantisi olmaması değiştiriyor bütün bakış açını. Bu dünyadaki süremizin ne zaman tamamlanacağını bilmezken; hesapsızca harcadığımız zamanın, gurur uğruna susulan günlerin ve söylenmeyen sözlerin ağırlığı omuzlara çöküyor.
"Ölümün iki tarafı da teğet geçtiği veya ansızın hatırlattığı o yerde; gurur da, kırgınlık da, kimin haklı olduğu da yalnızca birer toz tanesine dönüşür."
Geriye dönüp baktığında; kaçırılmış sarılmaların, "sonra söylerim" denilerek ertelenmiş cümlelerin ve sessizce beklenen adımların ne kadar büyük bir boşluk yarattığını görüyorsun. Oysa yarın garanti değil. Ne onun için, ne de benim için... Ben de bir anda bu dünyadan çekip gidebilirdim ve geriye sadece cevapsız kalmış sorularla yarım kalmış bir hikaye kalırdı.
İşte bu yüzden, hayatı ve sevgiyi gururun dar parmaklıkları arkasında tutmak büyük bir yanılsama. Gerçek cesaret, son an gelmeden önce nefes alabiliyorken kıymet bilmekte, kalbinin sesini ertelemeden duyurabilmektedir. Çünkü hayat, keşkelerle yaşanmayacak kadar kısa ve gurur yapamayacak kadar kırılgan.
Şimdi sadece durup gökyüzüne bakıyorum. Yaşadığımız her saniyenin, alabildiğimiz her nefesin bir mucize olduğunu bilerek. Kırgınlıkları değil, gerçeği seçmek; ertelemek değil, tam da bugün, tam da şu an o insanlığımızı ve sevgimizi hatırlamak tek tutunacak dalımız.
Yorumlar
Yorum Gönder