O beyaz saç teline baktığımda fark ettim: Bedenim bana uzun zamandır bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş da ben hep gürültüden bastırmaya çalışmışım.
Midemdeki o bitmek bilmeyen kasılmalar, zihnimin duvarlarını döven migren atakları, sabahları yataktan kalkarken omuzlarıma çöken hafiflemeyen o ağırlık… Meğer hiçbiri sebepsiz değilmiş. İnsan bazen bir ilişkinin, bir ortamın ya da bir hayat rutininin içinde yavaş yavaş eksildiğini, hastalandığını fark edemiyor. Kendini o duruma uyum sağlamak zorunda hissediyor, acıyı ve stresi "hayatın bir parçası" sanmaya başlıyor.
Ama beden unutmuyor. Zihin kendini kandırsa da, "Her şey yolunda" diye kendini telkin etsen de beden o kronik stresi bir şekilde dışarı vuruyor. Miden kilitleniyor, başın ağrıyor, saçına ak düşüyor. Sana aslında bas bas bağırıyor: “Burada sana iyi gelmeyen bir şey var.”
İlişki bittiğinde, o gürültü kesildiğinde ilk iyileşen şey de beden oluyor zaten. İlaç kutularının kapağını açmadığını fark ettiğin o ilk sabah, midendeki düüğümün çözüldüğü o ilk an bir mucize gibi geliyor. Aslında mucize değil; sadece ait olduğun doğal haline, kendi merkezine geri dönüyorsun.
Şimdi aynaya baktığımda gördüğüm o beyazlar bana bir yenilgiyi ya da yaşanmışlıkların kırgınlığını anlatmıyor artık. Onlar, geçirdiğim o ağır fırtınanın, ödediğim bedellerin ve en önemlisi kendi hayatımı geri alma cesaretimin sessiz nişaneleri.
Beni hasta eden her şeyi geride bıraktım. Ağrısız, sessiz ve kendi ritmimde… Ben dünyaya, en çok da kendime geri dönüyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder